Pazartesi, Aralık 16, 2013

Şeylerin Değerleri Üzerine

adında değer taşıyana

Yalnız soğuk bir vapur yolculuğunda anlamıştım ben yanımda şiir kitabı taşıyarak yalnızlığıma çözüm bulamadığımı. Hoş, yalnızlığın çözümü nerelerde saklıdır hâlâ bilmiyorum ya, şu kadarı bende bir yerlerde daha:

Neden aldığını bilmeden
tuttuğun her not ve
neden kovaladığını bilmeden
düştüğün her yer

senindir.

Senin olmayana kadar
tınısıyla senindir

tınısızlığıyla.

Mesela otursak balkonunda ömrümüzün
alsam kalemi çizsem ufka sınırlarını

mürekkebimize dokunan her bulut bizimdir
bizimken senindir.

Diyelim ki sen kuş oldun
ya da uçan bir balık
gördüğün tüm aşksız ağaçlar
tüm titreyen çayırlar
senindir.

Ben buradan koklasam
rüzgarlar oradan eser getirir bana
işte o gelen su benimdir
ve gelişi senindir.

Gidişlerimiz
hep bizimdir,
gidince de.

Pazar, Aralık 15, 2013

Ülkenin Tüm Gençlerinin Öldüğüdür

Önce kızlar öldü.

Odalarındaki yalnız kızlar öldü,
gözleri camların ötesini arayan
güzel elbiselerini gelmeyen güzel günler için saklayan
saçları utanç ve dudak kokan kızlar

ilk onlar gitti.

Bin günde biriktirdi kızlar
bin gün beklediler
bin birinci gün geldi
taştı kızlar
                öldüler.

Sonra oğlanlar öldü.

Sokakları kendilerinin sanan oğlanlar,
bir dakikalık bakış için bin günlük yol tepen
sabahsızlığın karanlığına içen oğlanlar.

Sandılar ki oğlanlar
tüm ülke onlara kalırdı
ve alacaklardı kızları
odalarından alacaklardı

her bulut için
bir kız bir oğlan

ama tabi
sandıklarıyla kaldılar.

En son da
kızlar da öptükten sonra son kez toprağı
ve oğlanlar da son kez hayalleri

gençler öldü.

Salı, Aralık 03, 2013

şarkı

ve bir sabah gelecek
güneşin güçsüz günlerinden
gelen sabah kurutamayacak
saçlarını kurutamayacak

dışarıda bıraktığın kıyafetlerini
umutlarını

beklentiyi kurutamayacak
sen de dileyeceksin

ne biliyim, balık olmayı falan
belki o zaman an(l)arsın

danışık yaşantı
ne güzel bir söz öbeği

Perşembe, Kasım 28, 2013

yanılsa(pta)ma


mesele hiçbir zaman
yüzmek değildi zaten

mesele kıyıya inmekti
kırk yıl sonra kıyıya inişleri hatırlamak
kırk yıl sonra şarabın tadının değişmemesi
kırk yıl sonra kum tanelerinden kadehler yapıp
                                    doldurup içmek dokunuşları
                                                     koklamak gülüşleri

kırk yıl sonra
     kumsaati akmışken defalarca
          her akşam aynı şekilde akmak yataklara

kırk yıl boyunca bir dansın parçası olmak

iki dudaklık nefes için
saatlerce dans edenler gibi

kırk yıl sonra gecenin karanlığına alışamamak
kırk yıl sonra sabahı beklerken
     (ve yine umarken gelmemesini)
          perdelerin altını izlemek

kırk yıl sonra kırkyılları düşünmek

mesele kıyıydı yoksa
yüzmek falan değil

bir de
kıyının meselesi olabilmekti.

Baraka Yangın Yeri

yazların birincisinde konuştuk

birilerinden biri yüzmek dedi
deniz dedi berrak suratım gibi
ve sen de at kulaçlarını ışığa dedi
zaten deniz ışık hüzmü gibi

kum da varmış sıcak da varmış
yangınlı geceleri ve serin sabahları
ölmeyi bekleyen çatıları varmış
ağlamaya üşenen sus pus çocukları

yazların ikincisinde bekledik

biri değildik artık çoğuyduk
çoklarımız düşündük aynı düzlüğe
göklerde yüzmeye koyulduk
ben yalnızdım ama çoktaydım yine

yazların üçüncüsünde yandık

yazın ortasıydı sıcaktı serindi
alnım yanıyordu içim biliyordu
salıntıdaydı yazın yeriydi
ben bakmıyordum içim dinliyordu

yazların dördüncüsüne baktık

bakma boşuna denizi dinleme
sesinde kavga yok içinde ateş izi
bir bavula çokları giremeyince
sessizce ölür baraka yangın yeri

bir çocuğun gözlerinde hüzün
bir diğerinin dudaklarında veda:
"Baraka kurudur şimdi,
  bahçesinde ot bitmez."

Salı, Kasım 19, 2013

yolculuk

"sokaklar artık eskimek unutulmak için çok kalabalık"
dedim "sokakları yalnızlaştırmak lazım
yalnız sokaklara saklanmamız lazım"
sokaklar benim buradan ve
şuradan da senin

yine sokaklarındayız yarımadamızın en kuytu yerlerinden
"sen" dedi "girmek ister misin yine oraya kadar"
senle girmeyeceksem kimle girecektim
"sokaklardan çekinmek yanlış
yanlışımdan kopar beni"

"bu sokak mı eskidi yoksa ben mi eskidim" dedim
haritam suratıydı dudaklarıydı pusulam
"kaybolayım" dedim beline arsızca
biraz da kalçalarına varayım
kıvrılan yollara kıvrılalım

yaşlı bir kedi izlerdi arada sessiz çekingen
o bir kedinin en insan haliydi bazen
dedim ki "sen kedilerin güzelisin"
ve mesela kızarım ben kedilere
ama küs giremem yatağa

"ben" dedi "adresleri sormadan bulmayı seviyorum
tıpkı seni bulduğum gibi"
bittim
bittim ama tükenmedim
tükenmek için çok gençtik çünkü
ve daha tüketecek ne sokaklarımız vardı bilirsin

Cumartesi, Kasım 02, 2013

doğunum

ağlayarak geldin
bir yanın gizli biri açık,
mesela üç kilo mesela üç buçuk.
domates olsaydın kapalı Kasım günlerinde
belki on lira ederdin;
ama bir buçuğa gittiğin de olurdu
kilosu elli kuruştan

güneş gibi ay gibi yıldız gibi
yükseldin karanlığın ufkundan;
ağlayarak geldin.

yükseldikçe aldın, yedin, büyüdün,
bazen kilo da kaybettin
ama hiç üç kilo değildin,
ya da mesela üç buçuk.
olamazdın da --

gözlerine doldu hüzünler ve belirsiz aşkların
sonu belli cismi belirsiz aşkların
ve belki biri dokundu sana
sen de geri dokundun
dokunuştunuz karanlığın ufkunda
eller elledi elleri

ve siz,
(siz olmuştunuz şimdi
ve size sen demem ayıp olur çünki)
sandınız ki hafiflediniz
mesela üç kiloya mesela üç buçuğa
ama hep dokunulmazdı bilirdiniz.
dokunamayana kadar dokundunuz.

anlamadın:
dokunmadan hissettirmeyi,
ya da mesela anlatamadın,
yahut buydu işte cisimsiz aşkın --
dokunmadan hissettirip dokunulmadan hissetmek.

ama işte sen nehir boylarındaki kadınlar gibi
ya da elli yaşındaki beton heykeller
veya gözü sabunluyken ağlayan bir oğul gibi mesela
sessizlik ve ağlamak arasına çöktün
olmakla oldurmamak arasına
tüm ağırlığınla

üryan geldin ve üryan gideceksin
hatta belki de ağlayarak gideceksin
karanlığın ufkuna doğru,
ama çürüdüğünde ağır gözlerin ve ellerin
seyreldiğinde aşkların hissizliğe
o zaman bile, sonsuz uykunda
üç kilo olamayacaksın
ya da mesela üç buçuk.

Çarşamba, Ekim 30, 2013

müdevvenat

kendini bilen birçoklarına

I

dertsizliğiydi
en büyük derdi
ve kafasını pek kurcalayan yoktu

bu öğlen tavuk mu et mi yese?
herhalde ona sorsalar
yemeğini kendi bulsun

büyütsün öldürsün pişirsin
isterdi
ama kimse ona sormuyordu şu sıralar

herhalde o da ondan
uyanamıyordu sabahlara
gecenin üzerine terlediği ıslak sabahlara

----------------------------------------------------

II

bir akşam bindikleri
kalabalık sessiz bir şeyde
durmayacakları bir durak vardı.

sadece yeterince dikkatli olurlarsa
geçerken yakalayacakları bir durak.
yanından geçen hayata

usulca ağlayan durak
ama ben anlamıştım
ne aşklar vardı orada

ne ayrılıklar
ve ne hüzün vardı çeşmede
gecenin umarsızlığına ağlayan

----------------------------------------------------

III

gündüzleri uğradığın
kafanı gömdüğün
dolapların vardı

gereksizlerini sakladığın.
kimileri birileri
en gerekeni bırakmıştı

boşluğuna
başka birinin penceresiydin artık
havanın soğumasını bekleyerek

baktığı erken Kasım günleri
ve belki yine pencerem olacaktın
hava gerçekten soğuyunca

----------------------------------------------------

IV

ben son kez
yazıyorum size
(bugünlük tabii)

son kez dansımdı
son kez gülüşüm
son kez çiçekli kanepelerde

uykulara dalışım
son kez kendimi
uzaklarda bir ülkede hayal edişim

son kez bu havaya
buna
aşık oluşum

----------------------------------------------------

V

kendilerini bilmeyenler
bulamayanlar
üzülmeyiniz

ben de çok pişmanım yazdığıma
                    en çok da pişmanım
                            yazamadığıma

Çarşamba, Ekim 23, 2013

palamutbükü veya bir yaz gecesi gözlemleri

yaz geldi. iki gündür camımda yağmur bana ninni söylüyor.

uyumaya yakınım günlerdir. uykuya hiç olmadığım kadar yaklaşıyorum hep, yakınlığımın da farkındayım; ama bir türlü yakalayamıyorum rüyaların gerçekliğini.

ne zaman vücudumun her yerinde uykumun farkında olsam, sabah kalktığımda hatırlayabilmek için her şey çok hayal meyal oluyor.

sabah kalkmak demişken, sabah kalktığım falan da yok tabi. öğlen ya yumurta ya tereyağı kokusuna uyanıyorum böyle olunca. şikayetçi olan yok ama.

bir gece boyunca uykuya bu kadar yakın olmanın bir güzelliği de seslerin kokuları olması.

ıslak kokuyor gecenin kedileri.
rakı kokuyor neşet ertaşın sesi.
kokluyorum.

hoşgeldin yaz.

Cuma, Ekim 18, 2013

üç kardeşin hikayesi

sanrı
bir zamanlar tanrı imiş
                     kendince.

kuruntu
gerçekliğin ıslaklığında
            çözünene kadar
                    ıslaksızlığı-
                        ndan öd-
                                 ün
vermemiş.

hezeyan
yuvarlanır dururmuş
 hayâli yükseklerden
     hakîki düzlüklere
        aldığı her darbe
                  bir küçük heyelan
                       varlığı büyük bir yalan.

bulutsuz göklerde
bulutlu zihinlerde
dolaşır şimdi üç kardeş
   uçuşur
      karışır
         kaçışır
            sevişir
                      isteksizliklerle.

unutmayın
boş günleriniz
bazen uçar giderken
ve ölüm bir çözümken
ve düz yazı duygusalken
ve aşk uygulanabilir değilken
                    üç kardeşten sakının.

Perşembe, Ekim 17, 2013

Turgut Efendi Asılmaya Götürülmeden Önce Bülbülün Söylediğidir

"bilsem konmazdım"

bulutludur güneşsizdir serindir öğlen istanbulda
ve bir kadın ağlar öğlene sessiz sıcak
sorar neden? nasıl? niye?
yalnız bir kadın ağlar öğlene
usul usul ağlar kadın öğlene
kimse yoktur şimdi sokakları dolaşacak
kimse yoktur şimdi kahveyi yoklayacak
kimse yoktur şimdi kadını okşayacak
teselli de güneş de Turgut Efendi de terk etmiştir öğleni

kadının kızdığıdır: "ağlar dünya
                                 yok olur dünya
                                 ben dünyayı yokladım onu sakladım
                                 tek lafın bilsem konmazdım"

bülbülün yakardığıdır:
"e ne deseydim
cik cik mi deseydim
süslerim istanbulu öğlen vakti
sessiz istanbulu öğlen vakti
ve sussam ötsem izlesem masumum
ama özür diledim ben
bilemedim
bilemediğimden özür diledim ben"

uçar gider bülbül
bulutlu güneşsiz serin istanbul göğüne
kimse yoktur şimdi sokakları izleyecek

kadının pencereleri vardı hepsi bir bir kapandı
bin pencereli bir kaleydi pencereleri kapandı
her pencereden bir damla göz yaşı geldi
bin pencereden bin damla göz yaşı geldi

gökte arar herkes cevabı
ama bu kadarı Turgut Efendi'nin mezar taşında yazandır:
"Neden kondun a bülbül
Kapımdaki asmaya
Ben yarimden vazgeçmem
Götürseler asmaya"

Pazar, Ekim 13, 2013

sonunda

önce sessizliğin parçası olmuş
asırlık uğultu duyulacaktı
haykırışlarımızda

her şeyin bittiği
ve onun öldüğündeydik şimdi

yasa boğuldu
dava, adalet, vicdan
boğuldu

boğuldu günlük umursamazlığımız
ve yüzlerimize itinayla boyadığımız hislerimiz
ve yüreklerimize itinayla sıkıştırdığımız hislerimiz
ve içsel çatışmalarımız

her şey herkes beraber boğuldu
bağlılıklarına özgürlüklerine
arayışlarına boğuldu

"sonunda" dedi biri
"sonunda biz de
yokuz."

Pazartesi, Ekim 07, 2013

isteksellik

ölünce gidecek yeri
yok mudur geçmişin

cenazesini kaldırdıktan sonra
cenaze suratlarımızla
biz yine gideriz haftasonları sahil kenarlarına
cenaze suratlarımız kalıcıymış gibi yaparız
çünkü cenaze suratlarımız kalıcı olmasaymış
cenaze suratı takınmanın ne anlamı varmış?

cenaze suratlıyken yine
sahili koklayabilecek kadar yakın
göremeyecek kadar uzak
hissedecek kadar içinde
tanımayacak kadar dışında
iken

-geçen geceyi gündüzü diyorum-

anladım ki geçmiş zaten gidecek yer
bulamadığından
geçmiş

ve nefes almayı kesmezmiş geçmiş
ama öldüğüne inanana kadar
cenaze suratı takınırsak
öldüğüne hepimiz
inanıverirmişiz

o zaman da zaten
sahilde olmak çok daha kolay olurmuş
beraber veya ayrı.

Cumartesi, Ekim 05, 2013

madrabaz'la yüzleşme

merhaba.
merhaba.

havalar da soğudu iyice
di mi?
birden bi de --
kış geldi güzü göremeden.
evet evet,
çok doğru diyorsun
ne kadar da güzel diyorsun
doğru dediklerini.

duymak istediklerini mi diyorum?
duymak istediklerin var mı? demek istediğim var mı?
bilmem.

bazen şaşırıyorum boşluğuna
kaldıramamana taşıyamamana
bazen de atlıyorum boşluğuna

birinden birini sürekli yapsan zaten
güzel olmazsın. ama
ikisi arasında gidip gelsen
sana güzel olmaz.  -- sus,
sıcakla soğuk karışmadı hala birbirlerine
kollarımız ve bakışlarımız karışmadı

kötü şiirlerin ve kötü sesin
hiçbir şeyi kesemedi hala,
kestiremedi, ve sen
ve sen hala her sabah
öyle geçedurursun
sabah geçmese bile
geçedurursun.

e peki akşamlar?
akşamlar dursun diye sabah geçerim ben
akşamlar sende durur, ben varamam.

susalım mı biz? susmamız güzel.
susmamız çok güzel.

madrabaz'ın rüyası

görüyorum ben hayalleri
göremediğim her gerçek surat için
gerçekten gerçek bir hayal görüyorum ben

ve sen uğrarsın belki her hafta
ama arasında göremiyorum
gördüğünü göremiyorum

başımı çevirmeyegöreyim
kayboluyorsun

oysa satmam ki ben
seni sürekli yakalarsam bana bakarken
yakalayamadığım kadarını
satıyorum.

gölgelerden fırladığın oluyor arada
gölgelere kayboluşun
pencerelerden akışın
gökten düşüşün

dağlara çıkalım
ve atlayalım
ama sen atlamazsın
öyle izlersin

ve tırmanınca bulurum ben yine
sensizliği
satarım yine

çünkü sen öğrettin bana
ve ben bilirim
senin bilinmezliğini.

madrabaz

satardın aşklarını taze taze
çürümüş gecenin ışığında

her aşk başına iki gülümseme kâr etsen
yol parası çıkardı
ve eve götürecek
biraz ekmeğin de olurdu

hoş, satamadığın aşklarını
eve götür getir
bir gece bir alan bulunur

sende bu
göz varken.

Pazar, Eylül 29, 2013

ufak bir ağıt

"Anlamıyorsun... Laf değil ki o, şiir, şiir..."

üç kez üzüldüm uzaklardaki bitişlere
dördüncüsü sensin.

çıkmıyormuş boğazından artık
coşkunun fırtınaları
susuvermişsin bir sabah.

ölmüş dediler.
ha, dedim, ölmüştür dedim.
bilmez ki onlar anlatayım
ağlamadım

artık sadece duymuyoruz seni
yoksa sen konuşmayı kestiğinden değil

ama bir gün
kulaklarımız varabilecek sana yeniden

ve fevkalade olacak

o zamana kadar
hoşçakal.

-∆-

Yapılmak istenen anılar için: İki Adamın Hoş Anıları

Salı, Eylül 24, 2013

hediye planları

"hayatın neresinden dönülse kârdır"
demiş ona

o da bana söylemişti
havaların ısınamadığı bir Mart günü

ve Milyon Taşı ısıtmıştı içimi
-ki ondan hala cebimdedir-
arayışı
arayıp da bulamayışı
bulamayıp da kayboluşu

öpmüştü dudaklarımdan

ve bir gün ben geri dönüp
bulutlar bile girmemişken geceye

bulduracağım ona
ve söyleyeceğim

dönmediğimiz kadarıyla kârdayız
ve sen

cebimde kaldığın kadarınla
güzelsin.

Perşembe, Eylül 19, 2013

rüya günlüğü XIV


bomboştu rüyalarım
-rüyada olduğumu bile
anlamayacak kadar boş-

sadece bir tahta asılıydı
duvarda
zamanları sayardı
pişman olmak için çok erken olan zamanları

/siz rüyalarınıza bile girmemişken
o üçüncüsünde dolanıyordu şimdi

ve düş(l)erdi mışıl mışıl
yokluğuna/
gece verilip de
sabaha tutulmamış sözlerin
derisini keşfederdi gündüz meltemi

tahta karardıkça

uyanmıştı artık gerçeklerimiz
ama ne o ne siz ne ben.

Çarşamba, Eylül 11, 2013

kısalar

yırtık kalp dikilmezdi ama
aynı gökyüzüne bakıp
üzülürdü

ayrı düşmüş sevgililer
ve aynı yıldızlarda ararlardı
kalplerinde kaybolmuş
parıltıları.

--------------------------------------------------------

midye ve rakı kokularını
taşıyarak eserdi lodos

güzel kadınların bakışlarını
ellerin ürkek kaçışlarını
sevgileri
esintisine gizlerdi

kulaklarımıza üflerdi

--------------------------------------------------------

bir yüzü vardı ki
çocuğun
öyle bildiğin gibi değil.

Süreyya Operası'ndaki yüzler kadar
kaybolmuş bakışları vardı
çocuğun

korkuya kapılmış sevgisi

--------------------------------------------------------

şans

sen uyurken gelmişti özgürlük
yatak odanı sordu
kapının eşiğine kadar
yürüdü

bekledi.

öyle usulca bekledi
uyanıp rüyandan gözlerine bakmanı
tüm varlığınla sarılmanı
bekledi

sabırla bekledi aslında
uyandırmaya kıyamadı
izledi sadece
geceye buharlaşana kadar

çok güzeldi ve
camdan daha çok parlardı ama
plastik bir bibloydu özgürlük
hiçbir düşüşünde kırılmadı
sen de kıramadın onu

eridi sadece sıcağında
hayallerinin sıcağında eridi

saçmalığında eridi özgürlük
gündüzleri onu arayışının
saçmalığında

Pazar, Temmuz 28, 2013

üsküp 1.265.000

bir milyon iki yüz altmış beş bin
şey vardı şimdi
bahsedilmesi gereken

ama kuytularda bile
bir milyon iki yüz altmış beş bin
sebep yoktu

oysa her zamankinden
daha maviydi gökyüzü
bu sabah

ve güneşin parçacıkları selamlamıştı
gözlerdeki yuvalarından

anladı ki sıkışmış
bir milyon iki yüz altmış beş bin
çığlık için vardı 
sevda şarkısı

ve 
bir milyon iki yüz altmış beş bin
sesle çağırırdı karanlığı

"aşkın acısına ferman diyorlar
ellerin fermanı vız gelir bana
olmaz iklimlerden yollar aşırdın
gönlünün fermanı yaz getir bana"

Pazartesi, Mayıs 27, 2013

yapışık

elini omzuma koydu, bi baba gibi. dedi ki:
        "hayatı bi seferde alıcaksın içine kardeşim. öyle hızlı, öyle dolu."

boş bakışları vardı.
ve vücüdunun her yerinde ağırlaşmıştı kanı, artık sadece 
elini omuzlara koyabiliyor
ve dik dururmuş gibi yapıyordu. 

bozuntuya vermedim. içinde yavaş yavaş yanan ve saf bir sakinliğe dönüşen gençliğinin, varlığının, farkındalığın ve deneyimselciliğinin o enerjisini hissediyormuş gibi yaptım.

ağır akan soğuk kanım sıcakmış gibi yaptım.

yıldızlar vardı gökyüzünde, ve hayalimdeki ya da küçükken uyumadan önce gökyüzüne baktığımdaki gibi heyecanla titremiyorlardı yıldızlar bu sefer gökyüzünde. boş bakışlar kadar boş parlıyorlardı ve bir perde gibi çöküyordu üstlerine gece.

görme hislerimizi kaybetmek için o kadar uğraşmamıza inat eder gibi çıkmıştı dolunay. ışığı üzerimize düşüp ne zamandır çaldığını, hatta gerçekten çalıp çalmadığını bilmediğim müzikle dans ediyordu.

tavsiyesini dinledim. bir seferde aldım her şeyi. gerçeği, gözleri, içimi, dışımı. açlığımı da bir seferde aldım, muhtaçlığımı da. 

sonra uzaklarda biri boş boş güldü boş boş bakışlarla boş boş yıldızlarla donatılmış boşluğa. gözleri doğdu sonra ufukta onun, ve ben iki gözünü de yakalamaya çalışırken - ki bunu yapmak çocukluk resimleriyle bile zordu - yeterince hızlı ve dolu olmadığımı anladım.

"sabahın sahibi var."
"ne?"
"sabahın diyorum, sahibi var."
"ha."

tüm varlığıyla eziyordu şimdi bizi gece ve çöküyorduk biz de bataklığına kokusuz ve korkusuzca. kokmuyorduk çürümüş gibi gözüksek de ve korkmuyorduk ezik vücutlarımız aksini iddaa etse de.

içimi çektim. hep böyle olmayacaktı. sonsuzlaşmasını istedim zamanın.
gözleri duruyordu karşımda.
         iki koca göz.
                 zamanın eskitemediği, eskitmeye yeltenmediği
                           bir çift parıltı.

yıldızlar değildi dolunay değildi bilinmezlik değildi gecenin güzelliği. gözlerinin parıltısıydı. onu bir seferde çektim ben de içime uzaklardan.

hızlıydım şimdi. doluydum da.

"yalnızlaşmak."
"ne?"
"bir grupta yalnızlaşmak."
"ha."

yapışıktı her şey. kokular sesler tadlar dokunuşlar görüşler. tüm duyular yapış yapıştı. ayıklamaya çalıştım başta, ama sonra takdir edebildim birlikte güzelliklerini. o zaman da yavaşlamıştım zaten iyice, ve boşalmıştım gecenin boşluğuna.

"yapmalıyım."
"ne?"
"yapılmasını istediğimi yapmalıyım. gerekeni. aradığımı. beklediğimi."
"ha."

Salı, Mayıs 21, 2013

beklenmeyenlerden beklenen beklentiler

"üzgün üzgün
anlamsız şeyler yazıyosun
hani bişey anladığımız da yok
anlaşılmazlığına üzülüyoruz."

dedi içimdeki ses,
dedim ki hakkaten doğru dedin iç ses kardeş

onlar için gelsin bu da:
dünyamız ne kadar güzel di mi? şiir dizisi

----------------------------------------------------------------

I

özlendikçe
özümüze yakınlaşıyo muyuz polis amca?

kimse bana demedi çünkü
'git elini yüzünü yıka
özlen de gel'

varsa yoksa özlüyorum
lavabodan kafamı kaldırınca
birer birer damlayan su taneciklerini
yüzümün ıslaklığını

ve o ıslaklığı umursamayışımı
özlüyorum.

özümseyerek özlüyorum polis amca
güzelliğin varlığını özlüyorum ben

çünkü varken varlığı yok güzelliğin
ve yokken de varlığı bir düş sadece

bir aralar özümsenmiş bir düş.

----------------------------------------------------------------

II

güzellik ne kadar güzel ama
en az dişlerinin arasındaki boşluktan
usul usul geçen hava kadar güzel
sen kocaman gülümserken.

ya da ağlarken mesela
-ki hala ağlamana denk gelmedim
ama eminim hayalimdekinden
daha hayalsidir-

titreyen yanaklarının
yumuşağı kadar güzel.

veya söylemem artık
üfleyerek yüzüne

bir anlığına iki gözünü de
tek gözümle yakalayabilmişken

ikinin bire
birin ikiye

geçişi ne güzel.

----------------------------------------------------------------

III

ne diyodum polis amca?
ha sizin iş de zor yani

ama güzelliklerini görmesini bileceksin.

mesela buralar saat üç gibi
ayakta duramayan insanlarla dolar

ve o insanların sahip oluğu
tek güzel şey
kafaları değildir.

verdikleri savaştır
ve o savaştan kaçıştır
ve o savaşa geri dönüştür

her sabah titreyişleri vardır akıllarında
ve sevgiliyi görünce
içleri boşalan dizleri

gecelerin uzaklarda başka bir galakside
başka bir hayat olduğu anısı vardır
akıllarında.

onları dikelten savaşları
bu geceliğine saat dörde kadar izinlidir

baskısız kavgasız gökyüzüsüz
sadece aşkla durur onlar

ondan dik durmazlar
zorunda değillerdir zaten

ki sabah gelince
en büyük acılarla

onlar dikeleceklerdir
güzel savaşlarına doğru.

Pazartesi, Mayıs 13, 2013

serebral tornado

kenarları soyulmuş fotoğraflar
ucu körelmiş ustura
kuruyup buruşmasına rağmen içi yumuşak kalmış ekmek
yeni biçilmiş çimlerin kokusu
kaldırım taşlarına itinayla teker teker basan takıntılı güzel kız

ve şiirlere yazılmayı bekleyen
sabırsız imgeler.

şiirlere güzel imgeler yazmayı
ve güzel imgeleri güzel imgelerle yazmayı
bekleyen ben
ve sabırsız beynim.

sonra da işte
yazıp kurtuluyorum yüklerinden

ve devam ediyorum hayalime
hayaline
hayale.


Çarşamba, Nisan 24, 2013

camgöbeği

yukarıda
her şeyin başladığı
ve bittiği mavi

sabahın ışıklarının
ve gecenin yıldızlarının

parıltısını saklayan.
yukarıdaki

mavidir.

nar çiçeği

parmağın tırnakla birleştiği
yumuşak sınırda

etimin pembesi
ve dışarıdaki
nar çiçekleri

yanaklarında.

Salı, Nisan 16, 2013

şişli meydanı

üç kızın hikayesini anlatır
77'den bir ses

(ya da sonrasından
ama 77'yi hatırlayarak)

ve bahar yeni gelmiş olsa bile

baharın gelişini
anlatamaz türkü

soranları anlatır ancak
sabahın hesabını soranları
-geceler yokken
sabahı soranları-

zaman yokken
yaraları saranları anlatır

77'den derin bir ses

çiğdemin nergisin
ve bilinmeyenin

hikayesini söyler.

ben de onun söylediğini
söylerim
her sabah
bazen de akşam

bulutlar erken inince
gökyüzünden.


Pazar, Mart 31, 2013

düşmek bilmeyen düş

denizden göğe ulaşan
ve mavisiyle yeşiline
kum karışan

tatlı bir evde
ve batan güneşle
kokularını toprağa yeni yeni salan

boynu eğik utangaç
çileklerin içinden
derisi tuzla kaplanmış

giz çağırır
beni
bu beton apartmanın

beton odalarında
beton dünyaya
uyandığımda

Pazartesi, Mart 25, 2013

menderes

bir sağa
bir sola
sonra tekrar sağa

yapıştırır da durur.

tüm birikimlerim
tüm kalanlar
içimde bir yerlerde

orada burada
dışarı vurulur.

çağrı

gelmemekte direten baharın
müjdeci rüzgarları esip de
okşarken

çimlerin başlarını

başta iyi ki geldi dedirtip de
sonra durmasını
bir türlü bilemeyen

yaz yağmurları gibi

akşam geç olmuşken
ve yatağım
hala beni ararken

karanlığın orta yerinde

çök üstüme.

Pazar, Mart 24, 2013

F tipi şiir

soğuk cansız betonu
yalayarak eserdi
soğuk cansız rüzgar

ve uzaklardaki
umudu vaat

ederdi güneş;
parlardı ama ısıtmazdı.

soğuk cansız suratlar
göz göze gelirdi
soğuk cansız hayallerle

ve hala atmaya
devam ederdi

kalpleri;
yaşadıklarınaysa
bin şahit.

sarı da bir çiçek bitmişti
tel örgülerin

çimenin yeşiliyle buluştuğu
yerde, ve türküsünü

söylerdi çiçek
unutulmuş aşkların
ve unutlumayan acıların.




Çarşamba, Mart 20, 2013

hayat/ı/i nedenle(me)

izin istiyordum ben ondan
sevmek için

ve tıpkı
baharın geldiğini sanıp
yeni yeşeren 

çimlerin arasından sivrilip

kokusuyla
duruşuyla 

büyü(le)yen sarı bir
çiçek gibi

(s)ondan kaçıyordum.

...

ölüm
her şekliyle güzeldir
bir defa gelince

ve yalancı bahara

düşünce kış

boynu büküldü
güneş sarısı parlayan
çiçeğin.

şimdi

sıcak toprak yatağına
uzanır çiçek

eski sarısını hatırlayıp
                gülümseyerek.

Salı, Mart 19, 2013

napıyosun

                                                      -- kendini bilen özel birilerine --

yapmak
ve yapmamak
arasındaki kayıp çizgide
yuvarlanıp giden hayatımı
izliyorum.

savrulmak
sorun değil artık
sonuç sadece
ve ben
sonuçların karşısında
bekliyorum.

öyle normal
takılıyorum. 

Cumartesi, Mart 16, 2013

asfalt şarkısı/gri

aceleyle geçen arabalar
bilmez ama

asfalt da yumuşaktır
daha yumuşak hatta
     lastik tekerlerden

lastik tekerlerin geldiği
fabrikadaki çocuğun
                 ellerinden

lastik tekerlerin geldiği
fabrikadaki çocuğun geldiği
annenin
        meme uçlarından

daha yumuşaktır
asfalt.

tüm gücüyle parlayan
temmuz güneşi

bilmeyebilir

ama asfaltın grisi
daha renklidir

dumanlı göklerinden
                istanbulun

ve artık parlamayan gözlerinden
                                   sevgilinin.

adam olurum
(oluyorum da
herhalde)

asfalt gibi
ol(a)mam.

yokluk türküsü

aşıkların gizlice buluştuğu
eski çınarın

üstüne kazınmış
güzel kelimelerin hikayesini
                                  anlatır

yokluk türküsü

'bulunamayan da
aranmayan da
              parçasıdır.'

en iyi bulutlar bilir
güneşin parçaladığı
sahte bahar günlerinde,

ve en güzel analar
mırıldanır
gözlerinde yaşlarla
(evlatlarını getirmeyen)

toprağa doğru.

'bulunabilse de
aranabilse de
          parçasıdır hala.'

kağıtlarımın sonunda
ve dağınık zihnimin
diplerindedir
             aşk.

üstü çizili
gizlenir
aranır
bulunmaz.

'buldurmaz
aratmaz
parçandır.'

Çarşamba, Mart 13, 2013

Eller, Bacaklar, Başlıksızlık Kompleksi

hayat bu kadar iyi şiir yapınca
şiir yapmayı kestim ben de.
ama bu savaşta bu aşkta
ve bakışlarında
ve kaçışında
ve kovalayışında
bu kadar şiir varken

ve ben
her sabah
koca bir ağacın
yorgun dallarının arasından
cılızca parlayan
ışık hüzmelerini izlerken

ve geçmeyi kesmezken
ama gelmeye yeltenmezken
zaman

ve kitaplar
raflar
sandalyeler
gökyüzü
bu kadar
şiirle doluyken

ben şiir yapamıyorum.

olsa olsa
şiirden şiire yaşıyorum hayatı
ve arada aklımda
üç beş bi şey kalıyo
e onları da yazıyorum
adı da şiir oluyo


cam fanusun fazları

üstüne üstüne gelir
birer birer
aldırmadan dinlemeden.

sarsılmış hayatlar,
  "izleniyoruz, biliyorum;
   ama kimsecikler de bir şey
   yapmıyo ki."

küresel kavgalar,
camdan çığlıklar,
  -- ve sessiz evlerin yalnız çatılarına
  birer birer geliyorlar
  üstüne üstüne.



Pazar, Mart 10, 2013

Palyaço XLII

seviştikçe eksiliyoruz
ve sonra yine sevişiyoruz
çünkü eksilmek de eksiltiyor bizi
ve eksiliyoruz ıslak çarşaflara

bir zamanlar lavanta kokan
beyaz yastıklara eksiliyoruz
ve akıp giden zamana karışan
tutkularımıza eksiliyoruz

belini kavrayan güçsüz bi el
benimki
en az belin kadar kırılgan.

ve saçlarımdan tutan
canlı bir el
seninki
damarlarımda akan.

günışığında karanlık
ve yavaşça yok olan ay.

uyanmak istemez kimse
uykuya dalmazsa

eksilene kadar
sevişmek varken.

Pazartesi, Mart 04, 2013

keşif.

oyun oynayacak kız
arayarak geçen saatler
oyun oynatmayacak kızı
bulana kadardı

ve hayat da

bi oyundan fazlası
olandı.

profesyonel

sabah dokuz akşam beş
sallanırım ben
yeni doğmuş dalgaların dövdüğü
Ege güneşinde yanan
kumlara doğru sallanırım.

arkamda alabildiğine yeşil tepeler
ve yanımda alabildiğine yeşil gözler;
hafiften serin bir rüzgar eser sonra,
yalayarak zayıf saçlarımı.

sallandıkça ben, ileri geri,
kalbim de sallanır
salıncakta.

yağmur kar
bela iş güç dinlemem ama
sallanırım ben
güzel salıncakta
sabah beş
akşam dokuz
salıntıda.

olmayan ülkenin olmayacak halleri

akmayan ırmaklarda
geceleri birikip
sabahın sıcağıyla ufalanan
toprak misali
paramparça
içi.

hüznü alınmış gözyaşları
ve ertelenmekten bıkmış
şekerli deniz dalgaları gibi
ayrılmak istiyor şimdi;
geceyle beraber uzaklaşıp
doğan güneşten kaçmak.

acılı kırıntılardan geriye kalan
içinde
alabildiğine boşluk.

gitmek ister gidemez,
kalmak ister kalamaz.

Çarşamba, Şubat 27, 2013

'anortodoks' aşk

arada kavga ederiz ama
çok severim ben onu
kızar bana
guruldar
günlerce ses çıkarmaz
rahatsız eder çevresini
hep kendine mutluluk arar
ama onsuz da edemem
bilir.

benim güzelim
canım göbeğim.

Salı, Şubat 26, 2013

devamlı şiir

dönüyor dönüyor;
pikapımın eskimiş iğnesi
hoparlörlere öksürerek,

duvarda resimlerin,
kan kırmızısı bir elbisede sen
yüzünde bir gülüş
-- ve dönüyorsun

başım ve zaman
dönüyor
belalar hep (geri)
dönüyor
naparsam yapayım
devr-i daim dünya
dönüyor.

dönüyorum ben de
sensizliğe
gerçekliğe
sert yatağıma
3+1 evlere
yalnızlığın sığmadığı
geniş odalara
dönüyorum.

Pazar, Şubat 24, 2013

ışıksızlığa

içecek bir şey arıyorsanız
ışıksızlığa için.

size içiren de odur
içmeye bela ettiren de.

sabah sonra yatağınızda
yarı uyannıkken
içeri dalan bir
hü(z)m ışık
hatırlatır size
ışıksızlığı.

olmayacak şeye içilir mi?
demeyin.
olacak şeye içiyorsunuz
da noluyo?

Cumartesi, Şubat 23, 2013

çocuk

karanlık yüzüne
güneş bulaşmış çocuk,
gülmez misin bize
gün yüzünle?

   karanlık hayallerine
   güneş doğmuş çocuk,
   bulmaz mısın kırıklarını
   soğuk parkenin üstünde?

karanlık günlerine
gece bulaşmış çocuk,
söylemez misin bize
güzel şiirlerini?

   karanlık fantezilerine
   güneş batmış çocuk,
   küs girer misin sen de
   geceleri yatağına?

karanlık piyanosuna
can veren çocuk,
yalar mısın yine
tuşlarını onun?

   karanlık fısıltılı sözlerine
   parlak düşünceler karışan çocuk,
   umut tutar mısın içinde
   bir gün korkuların ölür diye?

aptal ve korkak
bilge bir savaşçısın,
çaresiz ve ölü dostuna
biraz umut, biraz can ver.

bir pembe son

hüzünlü çıkıp giderim ben
sonbaharın son kuşları gibi
                çırparım bilinmezliğe
                              kırık kanatlarımı

doğan güneşle dökülen
şelale misali
umutlarım
       çarpıp kayalara yankılanır

gidiyorum işte şimdi
sondan kaçarak
gece treninde bir kaçak
ara beni diye gidiyorum
     ama bul diye değil
          geçmişi bırakıyorum
                ama geleceği değil

Perşembe, Şubat 21, 2013

Nasıl Mı?

Sorma bana öyle
nasıl yaşanacağını.
Ben nereden bilir mişim ki?

Öyle ya da böyle
nefes alacaksın işte,
ama nefes de seni alacak
ve içine giren her molekül
-temiz oksijen veya
ucuz sigaranın dumanı-
sıkılana kadar nefes alacaksın.

Yaşayacaksın ama.

Öyle ki
ha aramışsın bir şeyleri
ha bir şeyler seni aramış,
bulmak önemli olacak.

Arayış

Biri beni öyle anlayacak ki
içimde nefes alacak
ve dışımda verecek
ısıtarak nefesimi.

Öyle ki
benim önerilerim
sikinde bile ol(a)mayacak,
çünkü beni benden de
önerilerimden de
daha çok bilecek.